19 Nisan 2016 Salı

Doğu'da Bir Hayalet Dolaşıyor



“Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor; Komünizm hayaleti”. 
Komünist Manifesto bu cümleyle başlıyordu. Bu cümle söylendiği zaman içerisinde doğru ve anlamlıydı. Fakat günümüzde Avrupa'da dolaşan bir komünizm hayaletinden bahsetmek bizi devrimci görüşten uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Bizim içinde bulunduğumuz şartlarda komünizm hayaleti Doğu'da dolaşmaktadır. Çünkü eskisi gibi ulusların burjuvası kendi proleterini sömürmeyi bırakmış ve burjuva Batı'nın tamamı proleter Doğu'yu sömürmeye başlamıştır. Batı'daki yenen her ekmekte Doğu'daki insanların kanı ve emeği vardır. Bu açık gerçeğe rağmen Doğu'nun kendini devrimci olarak tanımlayan kesimleri yıllar öncesinden kalma Batılı paradigmaları çok daha farklı şartlardaki Doğu'ya uyarlamaya çalışmaktadır. Bu sebepten de halktan kopuk, başarısız, sürekli bölünen, kapitalizmin çağımızdaki evrimini anlayamayan ve kendini aydın sanan, yetersiz bir kesim olarak varlıklarını sürdürmekteler. O halde doğulu devrimciler olarak yapmamız gereken yeni şeyler vardır.
Öncelikle “Doğu” derken neyi kastediyorum, onu belirtmekte fayda var. Doğu, en özet tanımıyla, kapitalistlerin sömürdüğü her yerdir. Açmak gerekirse Doğu; İslam coğrafyası, Afrika, Orta Asya, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’dır. Tüm bu alanlar kapitalist Batı tarafından sömürülmekte olan yerlerdir. Doğu bir anlamda Batı'nın işçisidir.
Doğu, zorla çalıştırılan, emeğinin karşılığı verilmeyen, dövülen, çocukları öldürülen kölesidir Batı'nın. Bir isyanı nasıl patrondan değil, işçiden bekliyorsak, bir devrimi de Batı'dan değil, Doğu'dan beklemeliyiz.
Doğulu devrimciler olarak neden Doğu'nun devrimci bir alan olduğunu anlamamız gerekmektedir. Dünyada büyük bir ekonomik depresyon yaşanmaktadır. Daha önceki depresyonlara baktığımızda bunun bir devrim için en büyük fırsat olduğunu görebiliriz. Bu dönemlerde emperyalist barbar güçler ve devrimci güçler ortaya çıkar.
Marx bu süreçle ilgili “[…] her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.” demiştir. 1929 depresyonu Marx'ın bu sözünü kanıtlar niteliktedir. 1929 depresyonundan sonra SSCB emperyalizmin tezahür ettiği Nazi Almanya'sına karşı zafer elde ederek güçlenmiş ve Çin'de devrim gerçekleşmiştir.
Günümüzde de bu fırsatlar coğrafyamızda yaşanmaktadır. Arap Baharı'nda diktatoryal yönetimlere karşı halk ayaklanmış, fakat bu ayaklanmaların bazıları darbe ile, bazıları Avrupa sosyal demokratlarına eklemlenme ile, bazıları da emperyalist kuklaların iktidarı sonuçlanmıştır.
Bir diğer örnek ise yakından bildiğimiz Gezi Parkı olaylarıdır. Gezi Parkı'nda ise Türkiye'nin batılı halkının eylem pratiği olmaması, pasifist yaklaşımı, devletçi bilinçaltı sebebiyle bir adım ileri gidilememiştir.
Şu anda ise Suriye topraklarında bu fırsat yaşanmaktadır. Emperyalist kuvvetlerin yıllarca tabanını hazırladığı IŞİD ve diğer cihatçı çetelere karşı Suriye topraklarında yaşayan halklar büyük bir direniş göstermektedir. Tüm Doğulu devrimcilerin yapması gereken, Suriye'deki bu süreçte barbarlığın karşısında demokratik güçlerin yanında yer almaktır.
Tüm bu örnekler göstermektedir ki proleter Doğu devrimin merkezidir. Ya Doğu'da devrim olacak ya da herkes ölene kadar savaş ve şiddet baş gösterecektir.
Doğu'da devrimci mücadele nasıl yürütülmelidir? Yüz yıl öncesinden kalma Marksist paradigmalarla mı? Bu yöntemin sonuç vermediği çok açık ortadadır. Doğu, Marksist bakış açışıyla kurtulacak bir süreç geçirmemiştir. Doğu, kadîm dinlerin ortaya çıkış alanıdır ve onların etkisindedir. Doğu'da dinlere ve kadîm değerlere tepeden bakan bir görüşün halkla bütünleşmesi mümkün değildir. Zaten buna gerek de yoktur. Çünkü Doğu'nun dinleri ve gelenekleri direniş kültürü etrafından örülmüştür.
Hz. İbrahim'in Nemrud'a, Hz. Musa'nın Firavun'a karşı mücadelesini görmezden gelmek yerine bu değerler etrafında devrimci bir bilinç örgütlenmelidir. Halkla bütünleşmek, yerelleşmek, Doğu topraklarında ancak böyle mümkündür. Ayrıca tüm bunlar ne sosyalist devrimciler ne dindar halklar için kabul edilemez şeylerdir.
Doğu'da devrim için sosyalist görüştekiler ile dindar halkın birbirine muhtaç olduğunu anlaması gerekmektedir. Aynı zamanda birbirlerinden çok farklı olmadıklarını anlamak zorundadırlar. Bu süreçte en zorlu olan ortak noktalar bulmak değildir, onlar fazlasıyla mevcuttur. Tek gerekli olan önyargıları kırmaktır. Bunun için de yine ortak noktaları kullanmak belli bir aşamaya kadar faydalı olacaktır. Tabii o aşamaya geldikten sonra pratik birliktelik devreye girmelidir. Fakat ne yazık ki Türkiye ve diğer Doğu ülkelerinde sosyalistler dine tepeden bakarlar. Oysaki kendi ideolojilerinin büyük önderleri bu tavrı eleştirmiştir. Marx, resmî dini görüşün ateizm olması gerektiğini söyleyenlere karşı “sanki bir fermanla inancı ilga edebileceklerine inanıyorlar.” demiştir. Yine Engels'in dine bakış açısının günümüz sosyalistlerine benzemediğini görmek için onun Hıristiyanlık tanımlamasına bakmak yeterli olacaktır. Engels, Hıristiyanlığı “ortalığı kasıp kavuran, gizli örgütlenen, tehlikeli bir devrimci parti.” olarak tanımlamıştır. Bu önderlerin dine bakışının günümüzdeki sosyalistlerle aynı olmadığını gösterecek başka birçok örnek var, fakat önyargıyı kırmayı sağlayacak kuşkuyu yaratmak için bu kadarı yeterlidir.
İşte Doğu'da devrimin kabaca ve fazlasıyla özet şekilde gerekçesi ve yöntemi bunlardır. Devrimci kesimlerin tartışması gereken gündem, Doğu Devrimi'dir.
Hamdan Karmat

Kaynak: İştiraki 

20 Ocak 2016 Çarşamba

Ebu Ali Mustafa: Filistinli Bir Devrimcinin Mirası

Ebu Ali Mustafa: Filistinli Bir Devrimcinin Mirası




  1. “Biz direnmek için buradayız, uzlaşmak için değil.”
  1. [Ebu Ali Mustafa/1938-2001]
  2. Ebu Ali Mustafa Filistinli bir lider, bir şehid ve Filistin devriminin tüm aşamalarında muhafaza edilen azim ve ısrarın sembolüdür. 27 Ağustos 2001’de ABD’nin imal edip İsrail’in işgal ordusunun ellerine teslim ettiği bir helikopterden atılan füze ile vurularak katledilen Ebu Ali Mustafa’nın bir devrimci olarak hayatı yeni yeni ayağa kalmaya başlayan El-Aksa İntifadası’nın orta yerinde sona ermiştir.
  3. Ancak onun mirası ve kurduğu okul bugün hâlâ yaşamaktadır. Lübnan’daki Filistinli mülteci kamplarında düzenlenen Ebu Ali Mustafa futbol turnuvasından Cenin yakında bulunan ve kendisinin de memleketi olan Arraba’daki Ebu Ali Mustafa ilkokuluna ve oradan Halk Kurtuluş Cephesi silâhlı kanadına kadar birçok yerde ismi hâlâ capcanlıdır ve o, adil bir dava uğruna ölenlerin halkının hayatı dâhilinde ölümsüz olduğunun açık bir delilidir.
  4. Bir Filistinli devrimci olarak Ebu Ali Mustafa’nın geride bıraktığı miras sadece isminden ibaret de değildir. O bir savaşçı, stratejist, mücadeleci ve FHKC’nin genel sekreteridir. Peki o neyi temsil etmektedir? Adaletsizlik ve zulüm karşısında sürdürülen uzlaşmaz mücadeleyi. Açık, devrimci ve enternasyonalist bir vizyonu. Kapitalizme, ırkçılığa ve emperyalizme karşı küresel mücadeleyi. Merkezine her daim işçi sınıfını, mazlumları ve mültecileri alan, geri dönüş ve kurtuluşa dair tüm mücadele biçimlerini. Her şeyden öte, özgürleşmiş bir Filistin’i Mücadele içerisindeki insanlara ilham vermeye devam eden bu vizyon üzerinden o insanlar yürüyüşlerde Ebu Ali Mustafa’nın resimlerini taşımaktadırlar. Onların yüklendiği, sadece Ebu Ali Mustafa’nın resimleri değil, onun vizyonu ve hedefidir. Bizim de paylaştığımız bu hedef geri dönme hakkı, kurtuluş, sosyalizm ve devrime dairdir.
  5. Kaynak

23 Aralık 2015 Çarşamba

Direniş Cengâveri

İsrail hapishanelerinde tutsak kalmış, Lübnanlı Arap Semir Kuntar İsrail ordusunun gerçekleştirdiği hava saldırısı sonucu 19 Aralık Cumartesi gece geç saatte katledildi. Kuntar yaklaşık otuz yılını işgalci İsrail’in hapishanelerinde geçirmişti. O, Siyonist hapishanelerinde en uzun süre kalan Arap tutsaktı. 2008’de Lübnan direnişi ile yapılan tutsak takasının bir parçası olarak özgürlüğüne kavuşmuştu.
Kuntar 1979 yılında, 16 yaşındayken tutuklandı. Filistin direniş örgütü Filistin Kurtuluş Cephesi’nin üyesiydi. Lübnan’dan bindiği bir şişme botla işgal altındaki Filistin’e girerek bir direniş eylemi gerçekleştirdi. Eylemde iki işgalci İsrail polisi, bir İsrailli adam ve kızı öldürüldü. Saldırıda Kuntar iki yoldaşını kaybetti. İsrail güçleri Semir ve Ahmed Abras’ı hapse attı.
Operasyonun amacı, İsraillileri alıp Lübnan’a dönmek, böylece Filistinli tutsakların serbest bırakılmasını sağlamaktı.
İsrail askerî mahkemesi Kuntar ve Abras’ı İsrailli Danny Haran ve kızı Einat’ı öldürmekle suçladı. Kuntar yıllar boyunca ısrarla o iki kişinin İsrail güçlerince öldürüldüğünü söyledi. Ona göre, Kuntar’ın çocuğu öldürdüğüne dair hikâyeyi işgalci İsrail güçleri uydurmuştu. Burada amaç, Filistinlilerin ve Arapların direnişini yanlış takdim edip kendisini şeytanîleştirmekti.
O, Siyonist hapishanelerindeki en önde gelen Arap tutsaklardan biriydi. 2008’de serbest kalması ardından Beyrut Havalimanı’nda kendisini Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Süleyman, Başbakan Fuad Senyora, Meclis Başkanı Nebih Berri ve politik kimi liderler karşılamıştı. Ardından da Beyrut’un güneyinde Hizbullah’ın örgütlediği kitlesel yürüyüşe katılmış, burada binlerce insan Kuntar’ın Lübnan’a gelişini sevinç gösterileri ile selamlamıştı.
Kuntar, Siyonizm ve İsrail devleti karşıtı direnişe açıktan, tüm yüreğiyle bağlı kalmış, direnişe ve mücadeleye bağlılığını tekrar tekrar ifade etmiştir.
Kuntar’ın serbest bırakılmasının ardından İsrailli yetkililer onu tehdit etmeyi sürdürmüş, onun “öldürüleceğini” söylemiştir. Kuntar Şam’da, Yaramana’da yaşamakta iken işgalci İsrail savaş uçaklarından ateşlenen dört füze ile 19 Aralık Cumartesi günü hedef alınmıştır. Füzelerin hedefi Semir’in meskun bir bölgenin ortasındaki evidir. Hizbullah’ın da teyit ettiği üzere, Filistin’deki Tiberyas Gölü üzerinden fırlatılan füzeler Kuntar ile birlikte sekiz Suriyeliyi de katletmiştir. Geçmişte İsrail Kuntar’a karşı bir dizi başarısız suikast girişiminde bulunmuştur.
Samidoun Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı eski tutsak ve direniş cengâveri Semir Kuntar’ın işgalci İsrail güçlerince katledilmesini kınar. Semir Kuntar’ın öldürülmesi tekil bir vaka değil, işgalci İsrail güçlerince gerçekleştirilen suikastlar, cinayetler ve yeniden tutuklamalarla serbest kalmış tutsakların tekrar tekrar hedef alındığı sürecin bir parçasıdır. İsrail hapishanelerinden çıkıp özgürlüğüne kavuşmuş Filistinli ve Arap tutsaklar bu tarz suikastlarla katledilmiş, tutuklama bahanesiyle yapılan baskınlarda işgal güçlerinin mermileriyle öldürülmüş ya da yakalanıp yeniden hapse atılmıştır.
Semir Kuntar Filistin ve Arap toprağını Siyonizmden ve sömürgecilikten kurtarma davasına sımsıkı bağlı bir isimdi. Suriye’yi bombalayan ve bu ülkeye saldıran İsrail savaş uçakları eliyle canı alındı. Otuz yıl hapis yatmış bu mücadeleci insan, İsrail terörüne karşı, Filistin için mücadele etmeyi sürdürdüğü için hedef alındı.
Samidoun
Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı

2 Aralık 2015 Çarşamba

Üniversiteler Sizin Değil




Üniversiteler Sizin Değil, Üniversiteler Sizin Hapishaneniz!
1) “Kolektifler” gibi sığ solcu gruplar, Türkiye'de sağın merkezde, merkezin de sağda kalmasının teminatıdır.
2) Kolektifler, 13 seneden beri iktidarda olan ''muhafazakâr'' ideolojiyi analiz edemeyip ortaya sağlam bir teori koyamadığı için, pratikte de sürekli siyasal iktidarın söylem alanını geliştirecek eylemler yapmaktadır.
3) Kolektifler, Kemalizm'den bizlere miras kalan beyaz Türklerin, beyaz Müslümanlar eliyle hapse atılmasını “basın özgürlüğü” gibi liberal söylemler üzerinden okumuş ve “Türkiye'deki tüm kavgalar sermaye kapışmasıdır, mülkiyet hesaplaşmasıdır.” diyememiştir. Bu bir zihinsel yalpalamadır.
4) Mazlumların ve sömürülenlerin kolektif mücadelesinin çatısı olma iddiası taşıyan Kolektifler, bugün “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nden farklı hiçbir söylem ve eylem ortaya koyamamaktadır.
5) Kolektifler'in içinde, üniversitenin ilk 3 (üç) yılı “devrimci” takılıp, son sene kariyer günlerinde broşür dağıtan tipler bulunmaktadır. İşin ilginç tarafı, Kolektif mensuplarının bu durumda ilginç bir taraf göremiyor oluşudur.
6) “Yeni Akit” neyse “SoL Gazetesi” de odur. Yeni Akit gazetesi düşman, karşı taraf, kendinden olmayan, öteki bellediği kesime karşı nasıl nefret suçu işliyor ve faşistleşiyorsa; SoL gazetesi de aynı faşizan tutumu takınmaktadır.
7) Kolektifler İslâmî söylem üreten bütün oluşumlara karşı, pratikte şiddete varan sert tepkiler gösterirken, teoride karşı tarafı hem “IŞİD müntesibi”, hem de “milliyetçi” olmakla suçlayan bir paradigma ortaya koymaktadır ki bu, bir teorilerinin olmadığını gösterir.
8) Kolektifler “gericiliğe” karşı bir mücadele ortaya koyacaksa, bu “ilericiliğin, gericiliğin, sekülerliğin, modernitenin... ve tüm bunların Türkiye pratiğinde nereye tekabül ettiğini” karşı tarafa anlatabilecekleri bir söylem alanı açmalarıyla mümkün olur.
9) Kolektifler'in sahip olduğu kazanımlar ortaya koydukları mücadeleler neticesinde elde edilmemiştir. Nasıl belediyeler uyuşturucu trafiğinin sağlanması için belli birkaç parkı tahsis etmişse uyuşturucu müptezellerine, aynı şekilde sistem de birkaç üniversiteyi sol tandanslı öğrencilere tahsis etmiştir. Bu minvalde üniversiteler solcuların değildir, onlar solcuların hapishanesidir. Kolektifler bunu görecek çözümleme yeteneğine sahip olmadıkları için, mescitte dinî sohbet yapan birkaç garibana saldırmayı devrimci eylem addetmektedirler.
Ömer Burak Tek

15 Ekim 2015 Perşembe

GENÇLİK ŞURASI AÇIKLAMA: BÜTÜN İSRAİL'LEŞENLERİ YIKACAĞIZ




BÜTÜN İSRAİL'LEŞENLERİ YIKACAĞIZ



Mazlum Halkların Başı Sağolsun 



Suruçta 32 kişinin ve barış mitingine olan bombalı saldırının faili, memleketimizde kaosu büyüterek iktidar hayali kuranlardır. Bizler bu saldırıları, Roboski’den, Gezi Parkı’ndan, Soma’dan, Ermenek’ten, Sivas’tan, Çorum’dan çok iyi tanıyoruz ve biliyoruz. Bu egemen güçler, emperyalist odaklar ile beslediği tekfirci çeteleri sadece kardeş halklarımızın üzerine sürmekle kalmıyor, memleketimizin üzerine de sürüyor.

İktidar olmak için gözü dönen egemenler, bir yandan emekçi halk kitlelerine imha politikası uygularken bir yandan da bu uygulanan imha politikasını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Dün söyledik, tekrar söylüyoruz, Gezi Parkı’nda katlettiğiniz gençlerimizi, her gün işyerlerinde patronlar tarafından öldürülen işçi kardeşlerimizi, memleketimizin bir bölgesini kan gölüne çevirmenizi, komşu ülkelerin mazlum halklarını her gün karıştıran, üzerlerine bombalar yağdıran, işkence eden emperyalist odakların bölgedeki jandarmalığını yapmanızı, bu memleketin insanları olarak unutmadık, Suruç’u ve Ankara’yı da unutmayacağız.

Doğunun Mazlum halkları bütün o yıkılmaz dediğiniz kalelerinizi, saraylarınızı, başınıza yıkacak, çok az kaldı. Patlatılan bombaların adresi ve sorumlusu bellidir, hesap soracağız.

Bütün mazlum halkların başı sağolsun...

Sarayın Çıkarlarının Korunduğu Bu Savaşa Engel Olalım 



AKP Hükümeti, Kürt halkının üzerine bir saldırı başlatmıştır. Ölü bedenlere işkence yapılması, çıplak bir şekilde teşhir edilmesi, rastgele evlerin içlerinin taranması, çocuklarımızın öldürülmesi, sokağa çıkma yasağı ilân edilmesi ve yüzlerce bizden aldığı can ne kadar kirli bir saldırı yürüttüğünün göstergesidir.

Ülkemizin bütün halklarına çağrımızdır:
AKP seçimlerden üstün çıkmak için bütün kaos yollarını deniyor. Kardeşi kardeşe, Şii’yi Sünni’ye, Türk’ü Kürd’e, birbirimizi birbirimize kırdırıyor. Bu yaratılmak istenen savaş, bizim savaşımız değil, sarayın çıkarlarının korunduğu bir savaştır.
Biz çocuklarımızı yoksulluğumuzdan kaynaklı bu savaşta kaybediyorken, onların çocukları yurtdışı gezilerine çıkıyorlar, milyon dolarları eritmek ile meşgul oluyorlar, sarayın çıkarlarının korunduğu bu savaşa engel olalım.

Filistin İntifadasına Selam Olsun 



Korsan İsrail’in, Kudüs ve Mescidi Aksa’da uyguladığı saldırılar sonucunda Filistin halkı bu saldırının karşısında bir an bile susmadı ve direniş ilkesinden hiç vazgeçmeyerek Filistin’in tüm şehirleri, mülteci kampları ve köylerinde halk intifadaya kalktı.

Kudüs’ün Şofat mahallesinden Abudis’e kadar, Hayfa’dan Batı Şeria’ya, Nasıra’dan Gazze’ye kadar Korsan İsrail’e karşı var gücü ile direniyor Filistin halkı. Gençlik Şurası olarak Filistinli kardeşlerimizle ortak bir kader paylaştığımızın çok net bilincindeyiz.

Bugün Filistin halkı özgür olmadan, biz Doğu halkları olarak özgür olamayız.
Filistinin her sokağında mevzi mevzi korsan İsrail’in zulmüne karşı direnen Filistin halkının yanındayız, yanında olacağız, Doğu coğrafyasındaki direniş cephesini hep beraber büyüteceğiz.

Kürdistan Serhıldanından Filistin İntifadasına Zafer Doğu Halklarının Kıyamında 


Suriye ve Kobanê’de kafa kesip katliam yapanlar, Yemen’de camilere bomba yağdıranlar, Bahreyn’de çocuk, yaşlı demeden saldıranlar, Çeçenistan’da köy yakanlar, Filistin’de Mescidi Aksa’yı yasaklayıp, Filistinlileri açıkça yok etmeye çalışanlar, Arabistan’da para ve kâr hırsından gözü dönüp açıkça insanları öldürüp, kaza diyenler, Gezi Parkı’nda polis terörü yaratanlar, Kürdistan’da rastgele evlerin içine kurşun sıkanlar, ölülere işkence yapanlar, bunların hepsi tek bir özden, tek bir kimlikten besleniyorlar.

Bütün Doğu halkları İsrail’leşenler tarafından imha edilmek isteniyor. Doğu halkları olarak zafer, İsrailleşenlere karşı Filistinleşmektir.

Gençlik Şurası olarak birinci görevimiz, bütün Doğu coğrafyasında kapitalizmin ve onun son aşaması olan emperyalizmin kökünü kazımaktır.

Bu sebeple, bugün bütün mazlum halkları kapitalizmin ne denli şeytanî olduğunu anlayarak ona karşı büyük bir kıyama davet ediyoruz.

Yeryüzünün Bütün İsraillerini Yıkacağız 


Gençlik Şurası olarak somutta bir hafta içerisinde bir yılımızı doldurmuş olacağız. Ama soyutta bu topraklarda Peygamberlerin Tevhidî mücadelesinden, Şeyh Bedreddinlere, Pir Sultan Abdallara, Karmetîlere, Hasan Sabbahlara, Mustafa Suphilere, Hikmet Kıvılcımlara, Küba daglarina, Paris barikatlarına,  Ekim Devrimi’ne kadar uzanan şanlı bir tarihin devamcılarıyız.

Şanlı tarihimizden aldığımız cüretle, Doğu coğrafyasında ve bütün Dünya’da zulmeden devletleri uyarıyoruz. O yıkılmayacak sandığınız güçlerinizi ezeceğiz, o kaybetmeyeceğinizi sandığınız paranızın, mülkünüzün saraylarını bir bir yıkacağız.

Yıkılmayacak tek bir şey var o da mazlum halkların cüreti ve iradesidir.



KÜRDİSTAN’DA SERHILDAN, FİLİSTİN’DE İNTİFADA KAZANACAK 


YERYÜZÜNÜN BÜTÜN İSRAİLLERİNİ YIKACAĞIZ 


KATLİAMLARIN HESABI SORULACAK


DOĞU DEVRİMİ İLE ADIM ADIM ZAFERE 


Hayya Alel Felah 


حي على الفلاح 



GENÇLİK ŞURASI

11 Ekim 2015 Pazar

Emanet




Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu üstlenmeye yanaşmadılar. Ondan korktular da emaneti insan üstlendi. Çünkü insan çok zalim, çok cahildir.
[Ahzab, 72]
İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu gerçeği, müşrikler, müstekbirler ve zalimler “insanın yeryüzünü, insanlığı, canlı ve cansız maddeyi fesada uğratabilme hakkı” olduğu şeklinde yorumladılar, tarihsel süreç boyunca. O yüzden Marx, “tarih, sınıf savaşımlarının tarihidir” tespitini yapabildi. Marx’ı lanetleyen egemenler, bu gerçeğin bilinmesini istemediler hiçbir zaman.
İnsanın yeryüzü halifeliği, insanmerkezci bir etik vehmedilerek sahiplenilemez. İnsanmerkezcilik, benliğin mülkiyet altına alınmasıdır; tıpkı diğer her şeyin metalaştırılması, mülk edinilmesi çabası gibi. Oysa benlik bile başka bir düzeye; Allah’a, uzam ve zamanın sonsuzluğuna, bu dünyada ezilenlerin kolektif iradesine, kolektif mekânına ve zamanına aittir. İnsan yeryüzünde halife ise, bu halifelik onun bir mirası ve emaneti üzerine alabilme, aldığı emaneti koruyabilme ve yerine getirebilme çabası, becerisi ile gerçeklik ve geçerlilik kazanacaktır. Bu emanet, ezenleri, müstekbirleri tahtından ve saltanatından indirme, ezilenlerin kolektif iradesini, örgütlülüğünü oluşturma, adaleti ve eşitliği sağlama yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğe uymayarak, böyle bir yükümlülüğü kabul etmeyerek dünyevi saltanatlarını ezilenlerin kanı, emeği ve teri üzerinden sürdürmeye, yüceltmeye çalışanlar, emaneti, yeryüzü halifeliğini bilgisizlik ve zalimliklerinden dolayı sahiplenenlerdir. Çünkü emanet, onlar için bir yükümlülük değil, bir fırsattır. Dünya nimetlerini azgınca sömürenler, eşitsizliği ilahi ya da doğal bir yasa derecesinde kabul ettirmeye çalışanlar için emanetin gerçekte ne olduğunun bir önemi yoktur.
Allah’ın kendilerine şahdamarlarından daha yakın olduğunu” [Kaf, 16] unutanlar, “âdeta dünyanın şahdamarları kesilmişçesine oluk oluk kanlarımızı akıtmaktan” söz ediyorlar. Allah, “insanın nefsinin ona neyi fısıldadığını” biliyor. Nefs, mülkiyet ve saltanat çabasının, benliğine tapınma kibrinin göstergesi oluyor burada. Müstekbirliğin, zalime yaltaklanmanın, zulme sığınmanın boyutları bu noktaya geliyor. Ana hakikati -ölümlü olduğunu- unutanlar, Kürdün, işçinin, ezilenin, sosyalistin, fukaranın, halkın, yani hepimizin ölümlerine karar verme gücünü kendilerinde buluyorlar. Tarihin acımasız diyalektiği yeniden işliyor; “rıza” aygıtları ile hegemonya kurma becerisi zayıflayan iktidarlar, “zor” aygıtlarını daha fazla devreye sokuyorlar. Çareyi, mücadele eden ezilenlerin canlarını almakta, geride kalanlara gözdağı vermekte buluyorlar. Emaneti kibrinden, zalimliğinden ve cahilliğinden dolayı üstlenmiş görünenler, mücadelenin, mukavemetin ve mücahedenin düzlendiği bir dünya hayal ediyorlar.
Yükümlendikleri emanetin gereğini yerine getirmek isteyenler için de tarihin diyalektiği açıkça işliyor: örgütlenmek ve mücadele etmek. Sömürünün ve zulmün karşısına kudret mücadelesi ile çıkmak. Yeryüzünde adaleti, eşitliği tesis etmek; sermaye ve devlet aygıtının tahakkümüne, kula kulluk ve benliğe kulluk zilletlerine son vermek, Allah’ın yarattığı canlı ve cansız doğayı talandan, kâr hırsından korumak. Müşahede ve mücahedenin birlikteliğini sağlamak.
Gezi’de, Soma’da, Diyarbakır’da, Suruç’ta, Cizre’de ve Ankara’da katledilenler, yitirilen canlar artık başka bir zaman ve mekân boyutunda varlıklarını devam ettiriyorlar; kolektif hafızalarımızda, mücadelelerimizin öfkesinde ve umudunda. Tarih boyunca tüm ezilen hareketlerinde olduğu gibi. Katledilen, yitirilen canların kolektif mücadeleye miras kalan emaneti, esas emanetimizle birlikte omuzlarımızda duruyor.
Tevfik Ziya

29 Eylül 2015 Salı

Hakikat Ve Pratik

Hakikat ve Pratik

Maddenin, pratiğin ve olgunun görünen kısmıyla yetinmeyip onun derinliğine inmek ve hakikati aramak! Günümüzün modern bilimsel bakış açısı canlılığın özündeki hakikat arayışında yetersiz kalacaktır. İnsanı bilimsel yaklaşımla ifade etmek yavan kalacaktır.
Konuyu kavramlara izahata boğmak! İnsanı ve toplumu çözümlemek ve doğru olanı bulmak pratikten geçer. Bir makinenin çalışmasını bilimsel kavramlarla açıklayabiliriz. Eğer bir araba 10 litre benzinle 30 kilometre yol yapıyorsa 10 litre benzin koyduğumuzda bunun gerçekleşmesini kesinkes bekleyebiliriz. Ama canlı ve değişken bir varlıktan söz ediyorsak bunu beklemek mümkün değil. İnsanın şu anki durumu onun tarihsel olarak incelemesiyle mümkündür. Her insanın aynı tarihselliği veya belli bir süreç içerisinde aynı şeyi yaşaması mümkün değildir. Bu da aynı kavram üzerinde aynı söylem ve bilginin karşılık bulmamasının nedenidir.
İnsan bilgisi onun süreç içinde yaşadığı çelişkilerin sonucu olarak var olmuştur. İnsan bilgisi, aslında onun maddi üretim faaliyetlerine bağlıdır. Yaşamsal çelişkiler olmadan bilgi elde edilemez. Toplumsal bir varlık olan insan yaşamın her alanına katılır. Siyasi, kültürel yaşamıyla bir şeyler öğrenir. Bilginin amacı çevresel olguları algılamadır. Bizi çevreleyen toplumdaki olgularının özünü açıklaması ve bu bilginin toplumda karşılığını bulması o bilginin gerçekliğini kanıtlar.
Hakikati insanın özündendir. “Hakikat içindedir başka yerde arama” denir eski deyişlerde. Eğer hakikat kavramı insanın ve onun öznesi olduğu toplumun içindeyse yine aynı toplumda karşılık bulması gerekmektedir. Bilmek isteyen yola çıkar ve pratik içinde toplumdan öğrenir. Dünyayı değiştirme pratiğine bizzat atılmadan dünya gerçeği anlaşılmaz.
Bir toplumun sömürüden kurtulması için Marksizm külliyatını öğrenmesi gerekmez. Aydınlanmacı çevrelerin “ancak aydın bir halk ileriye gidebilir” tezi kökünden yanlıştır. Bilgi, hakikat toplumun özündedir.
İnce Memed feodalizmi tasfiye etmek için çıkmamıştı mesela dağlara. Ama ağaların korkusu ve köylünün umudu olmuştu. İnce Memed aydınlanmacılara göre gerçek olamaz. Bir bilginin doğruluğu toplumda ve pratikte bulduğu karşılık kadar doğrudur. Çelişkilerin ve soruların yok edilip hayatı anlamaya başlamak imkânsızdır. Çünkü canlılık var olduğu sürece, beynimizdeki canlılık korunduğu sürece sorularımız hiç bitmeyecek. Milyonlarca soru baloncuğu var kafamızın içinde, onlar patlamadan pratikte hata yapacağımızı düşünmek hatalıdır. Soru işaretleri yerine ünlem işaretleri kullanıp pratiğe geçip öğrenmektir hakikat arayışı.
İnsan bilgisi doğrudan ve dolaylı deneyimlerden oluşuyor. Bir bilgiyi özlü laflarla donatıp yazmak veya söylemek o bilgiyi bildiğimiz veya bilginin doğru olduğu anlamına gelmez. Bilgi hayata, pratiğe geçtiği ölçüde doğrudur. “İnsan nasıl yaşamalı?” üzerine kitaplar yazan bir insanın pratiğine bakılması lazım, o yazdıklarını bilip bilmediğini öğrenmek için. Ya da bir ideolojinin doğruluğu halktan aldığı toplumsal yanıtla ölçülmelidir. Yoksa ideolojimizin doğruluğunu bilimsel laflarla ifade edip halkın bunu anlamadığını söylersek yanlışızdır. Toplumun özündeki hakikati bulup yazdığımızı ifade ediyorsak o hakikatin tek ölçüsü içinden çıktığı halktaki toplumsal pratiktir.
Örneğin dışarıda milyonlarca insan var “sosyalizm iyidir” diyen, ancak pratiğe geçmediği sürece onu kavrayamaz. Bir bilgi kendi ile özdeşleştirmenin temeli onu pratikte uygulamaktır. Örneğin Mao bilginin iki aşaması olduğundan söz eder: algısal bilgi ve algısal bilginin derinleştirilmesi akla uygun bir şekilde deneyimleştirilmesi.(Teori Pratik s. 17) İlk olan algısal bilgiyi Mao idealist olarak değerlendirir. Yalnızca aklı güvenilir yere koyan, algısal deneyimleri yok sayan bir anlayışın yanlış olduğunu savunur. Mao bilginin pratik ile başlayacağını ve pratik yoluyla teori düzeyine ulaşacağını söyler. Ardından bu teorik bilginin gene pratiğe dönmek zorunda olduğunu söyler.
Hakikat insanın içindedir ve bunu ancak harekete geçerek öğrenebilir. Öğrendiğini toplumsallıkta yine test etmek zorundadır. Hakikate canlılık var olduğu sürece ulaşmaya çalışacağız. Çelişkiler var olduğu sürece hakikat arayışımız farklı yollara girecek ve deneyimlerle bilgiler edineceğiz. Bu bilgileri kavramamızın ölçüsü ise yaptığımız pratiktir.
Ali Eren

20 Eylül 2015 Pazar

Arap Devrimci Söyleminin Yükselişi ve Çöküşü

Arap Devrimci Söyleminin Yükselişi ve Çöküşü

Önceliklerdeki Kaymalar: Arap Devrimci Söyleminin Yükselişi ve Çöküşü
“Arap Baharı” denilen süreçle ilgili entelektüel tartışmanın bütünüyle hürriyet, adalet, demokrasi ve en genel manada haklarla ilgili bir tartışmadan, birbirine zıt muhtelif kamplar arası politik ağız dalaşına doğru kaymış olması gerçekten de çok tuhaf.
Çeşitli Arap ülkelerinde isyan etmiş halkların bugün söz konusu tartışmada marjinalleştirilmesine, bitmeyecekmiş gibi görünen bir savaş dâhilinde sadece katiller ya da mağdurlar olarak birer yem niyetine kullanıldığına tanık oluyoruz.
İyi ama bu süreç nasıl bu denli yanlış bir yola evrildi?
Her şeyin alabildiğine basit, anlaşılıp izah edilmesi gayet kolay olduğu bir dönem oldu: uzun süre zulme uğramış insanlar, zalimlerine (Arap rejimlerine) ve ona yardım eden batılı güçlere karşı isyan ettiler.
Arap coğrafyasında sivil toplum, ya mevcut olmadığından ya da sıkı bir biçimde kontrol altında tutulduğundan, barışçıl kanalları kullanarak belirli bir etkiye yol açamayan Arap kitleleri sokaklara döküldü ve kendi özgül mücadelesini veren her bir millet temel talepler etrafında birleşti.
Esasında 2011’in ilk aylarında Araplar kısa süre de olsa bir araya geldiler. Devrimlerin kanı ve tozundan bir milliyete ait olma hissi doğdu. Bu devrimlerde Arap kitleleri, sembolik düzeyde bile olsa, kendilerini ilkin birer millet, ardından da bir kimlik bağlamında Arap olarak tanımladılar.
Her şey “Eşşab yurid iskatül nizam” [“halk rejimin devrilmesini istiyor”] şiarı ile başladı. Olan biten çok netti. Özgürlükleri boğan ve halkı ülkelerinin zenginliklerinden ve doğal kaynaklarından mahrum bırakan zalim, otoriter rejimlere dönük nefret çoğunlukla “İrhal” [“Terk et”] ifadesinde karşılığını buldu.
İrhal”, kitleleri güçlendiren bir şiarın ötesini ifade ediyordu. Bir düşünün, şehirlerinin ana meydanlarında milyonlarca fakir insan, kimilerinin üzerinde yırtık pırtık elbiseler, bazıları aç, kimisi umut ve umutsuzluk arasında gidip geliyor ama hepsi de hep bir ağızdan, kulakları sağır edecek biçimde “İrhal” diye bağırıyor. Ardından da o diktatörler birbiri ardına ülkelerini terk etmeye başlıyorlar.
Kitlelerin gerçek bir değişimi tetikleme becerisinin verdiği cesaretle Arap devrimine dair anlatılar zamanla evrim geçirip olgunlaştı. Arap birliğine ait o Arapların müşterek hedefi etrafında birleşme çabasına iştirak eden semboller, zamanla bir biçim alıyor, bu noktada Tunus, Kahire ve Sana’da aynı bayraklar dalgalandırılıyor ve şu veya bu biçimde benzer talepler dillendiriliyordu.
Rejimlerin bölücülük tohumları ekmesine karşın, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki birliğe dair semboller de ortaya çıktı. Buna daha çok Mısır’da rastlanıyor ama diğer toplumlar da birlik üzerinde duruyor, kavmiyetçiliğe, bölgeciliğe, mezhepçiliğe, Arap milletlerini nesillerdir felce uğratmış ayrıştırıcı tüm “izm”lere meydan okuyordu.
Zamanla diğer anlatılar da öne çıkıp, kökleri derinlere uzanan öfkeyi ve adaletsizlikleri dile dökmeye başladı. Bu noktada kadın haklarından eğitim alma hakkına oradan servetin eşit dağıtılmasına kadar bir dizi konu gündeme getirildi.
Araplardaki devrimci anlatının nihai aşaması, Mısır’da atılan şu şiarda karşılığını buldu: “Hubz, hürriye, adalet-i içtimaiye” [“Ekmek, hürriyet, sosyal adalet”].
“Arap Baharı”nın bu aşaması boyunca televizyon tartışmaları, gazetelerde yer bulan makaleler ve sosyal medya tartışmaları, herkesle ilgili kendi gündemlerini öne taşımak amacıyla, bağırıp gösteriler düzenleyen Arapların müştereken dayattıkları anlatıları karşılamak için çabalayıp durdular. Medya bu gelişmeyi anladı, “rejim değişikliği”ne dayalı kendi anlatısı dâhilde “hürriyet”, “demokrasi” ve nihai olarak da “kalkınma”ya dönük genel atıflara yer verir hâle geldi. Ülkede ve tüm Arap coğrafyasında bu kelimeler dillere pelesenk oldu.
Belli ölçüde nahif olmasa bile, o günlerde her şey alabildiğine basitti. Genel varsayıma göre, Mısır’daki Tahrir Meydanı devrime dair kanıtlardan temizlenip, (NATO sayesinde bölgesel ayaklanmanın ölümcül bir savaşa dönüştüğü) Libya savaş ekipmanları ve gereçlerinden arındırıldığı noktada, kalıcı bir demokrasi ve ekonomik kalkınma için geri sayım da başlayacaktı.
Elbette tarihi biçimlendiren şey, hüsnü zan ya da iyi niyetler değil. Modern tarihin tümünde hükmünü yürütmüş yolsuzluğa, sefalete ve otoriter yönetimlere ait o fasit dairenin terse çevrilmesi için, ne kadar manalı ya da ne kadar güçlü olursa olsun, atılan sloganlardan daha fazlasına ihtiyaç var.
Arap isyanları sonrası yürürlüğe giren senaryoların neredeyse tamamında, söz konusu milletleri gerisin geri politik ve ekonomik canlanma yoluna sokma sorumluluğunu geçmişte o devrildiği varsayılan diktatörlerle birlikte ülkeleri yönetmiş, onlarla birlikte hareket etmiş ya da o diktatörlerden hayır görmüş elitler üstlendiler.
İsyan etmiş her bir Arap ülkesinde devrimci momentumun aniden durmasına ya da hep birlikte yön değiştirmesine tanık olmak, gerçekten ilginç ve tuhaf bir durum. Mısır, bu çelişkiler konusunda en iyi örnek. Bu ülke, söz konusu devrimlerle ilgili coşkudan ya da tutkudan asla mahrum değildi, ama burada yönetici elitlerin eşitlikçi bir ekonomik fırsata ve şeffaflığa dayalı bir sistemi kurabileceklerine dair masum ve çocuksu bir kanaat hâkimdi.
Her bir Arap devrimi esas olarak hiçbir temeli olmayan birer geçiş süreci olarak biçimlendi. Eski rejimler ve onlara yardım eden dış güçlerin inisiyatifi yeniden ele geçirip kazanımları tekrar kendi hanelerine yazmaları gerekiyordu. Bu, Arap kitleleri için gayet simgesel bir gelişmeydi. 25 Ocak Devrimi sonrası (Hüsnü Mübarek devrildikten sadece on gün sonra) Mısır’ı ilk ziyaret eden yabancı devlet başkanının İngiliz başbakanı David Cameron olması önemli bir işaretti. Zira kendisi, silâh tüccarlarının ve askeriyeyle anlaşmalar imzalayan yüklenicilerin başlıca temsilcilerinden biriydi. Cameron, Mısırlı askerî yöneticilere silâhlar teklif etmek için gelmişti. Oysa silâh, o dönem fakir Mısırlıların ihtiyaç duyduğu en son şeydi.
Kısa süre önce, 2 Ağustos 2015 tarihinde, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Bloomberg’de de haberleştirilen ziyareti ile ilgili olarak, “Kerry İnsan Hakları Meselesiyle İlgili Gerilimlere Karşın Gelişmiş Bir Mısır Gördüğünü Söylüyor” türünden manşetleri okumak da bu noktada gayet makul. Kerry, bu ziyaretinde Mısır’a savaş uçakları ve başka silâhlar önerdi.
“Arap Baharı” henüz hedeflerinin hiçbirisine ulaşamadı. Ne ekmek bollaştı, ne özgürlük yakın bir ihtimal, ne de sosyal adalete tanık olunuyor. Aksine “Bahar”, zayıf yanlarının her zamankinden daha fazla bilincine varan Arap elitlerine, ordularına ve rejimlerine gerekli enerjiyi verdi.
Bir zamanlar kendilerini yenilmez, halklarını da sonsuza dek koyun gibi güdülecek şeyler olarak gören birçok Arap ülkesini bugün korku sarmış durumda. Bu gelişme, bölgesel çatışmalara ve politik manada yeni hizalanmalara sebebiyet veriyor. Dolayısıyla her bir halk isyanı, sınırları aşan, aşırı gruplara gerekli ilhamı veren ve batı müdahalesi ile batının kontrolünde yürüyecek bir savaşı davet eden bölgesel bir çatışmaya ya da savaşa dönüşmüş durumda.
Arap dünyası ve en genelde Ortadoğu, Osmanlı topraklarının eski Avrupalı sömürgeci güçler arasında bölüştürüldüğü ve II. Dünya Savaşı’na giden yolun döşendiği yirminci yüzyılın başından beri bu büyüklükte bir coğrafî ayaklanmayı deneyimlememişti. Sonuçta bu ayaklanma, söz konusu çatışmalarda halk unsurunun bulunmasına bağlı olarak, daha fazla bir çıktıyı koşullamasa bile, bu geçmiş deneyimler kadar toprağı parçalama imkânına kavuşmuştur.
“Arap Baharı”nın önceliklerinde yaşanan en önemli değişikliklerden biri de halkın dile döktüğü o temel, masum, birleştirici ve halkı yetkilendiren söylemlerinin yerini, karmaşık, şeytanî, dağıtıcı, yetkiyi halktan alan, seçkinci bir dizi söylemin almasıdır. Burada halk, ya hiç önem arz etmez ya da çok az önemi haizdir.
Eğer zaman ve mekân içerisinde konumlanmış herhangi bir tarihsel aşamadaki politik öncelikleri anlamak amaçlanıyorsa, dil bu noktada önemli bir araç olarak devreye girecektir. Ortadoğu’da işbaşında olan dil ise bölgesel hasımlar arasındaki çatışmalardan dem vuran, politik hedeflerine ulaşmak için bu durumdan istifade etmek isteyen mezhep, kabile ve bölgelerden bahseden bir dildir. Halklar ise giderek daha fazla kıyıya köşeye atılmakta, sadece uzun süredir millî bir manaya sahip bulunmayan bayrakları ve gülümseyen, o muzaffer edalarıyla, her daim zalim olan yöneticilerinin posterlerini sallamaya mecbur edildikleri devlet törenlerinde kısa süre görünme imkânı bulabilmektedir.
Remzi Barud

3 Eylül 2015 Perşembe

Ortadoğu'da Devrimin Diyalektiği

Ortadoğu'da Devrimin Diyalektiği: Kürt Özgürlük Hareketi ve Rojava Devrimi
Ortadoğu, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın nabzını belirliyor. Ortadoğu'da devrim ve karşı-devrim sürecinin kesiştiği yüksek bir konjonktürün içindeyiz. Küresel, bölgesel, yerel çelişkilerin şiddetlendiği, birbirini etkilediği ve beslediği ve hızla kristalize olduğu bu süreç olağanüstü imkânlar yarattığı gibi, korkunç bir katastrofun, dalgasal bir kaosun önünü açabilir.
Bir tarafta; Rojava Devrimi ve devrimci inşa süreci, Kürdistan topraklarındaki karşı hegemonya deneyimleri, Bakuri Kürdistan'da fiili ve kendi özgünlüğünde ikili iktidar durumu, militan kitle inisiyatifini gösteren özyönetim pratikleri, zengin ve çok boyutlu militan mücadele tarzı, Kürdistan, Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılan yeni/başka bir hayat ve dünya, yeni kadın, yeni insan, doğa ile tüm canlı ve cansız varlıklarla kurulan "bir başka ilişki" ve yeryüzü kardeşliği pratikleri. Diğer tarafta; Suriye ve Irak başta olmak üzere yok edici iç savaşlar, mezhebî, etnik, dinsel polarizasyon, ölüm, katliam, soykırımlar, savaşlar, emperyalist güçlerin hegemonya "savaşları", gerici, faşist bölgesel güçlerin ve devletlerin "sırtlan payı" hesapları, IŞİD ve El-Nusra gibi devlet dışı güçler ve katil sürülerinin katliamları, ölümü pornografileştirmeleri.
Ortadoğu her devrimin kaderini paylaşıyor. Devrimin olanaklarının yükseldiği konjonktürde karşı-devrim tehlikesi artıyor. Yani bir tarafta devrimin imkânı, bütün zenginliği ve muhteşemliğiyle ortaya çıkıyor, diğer tarafta yok edici, olağanüstü yıkıcı katastrof kendini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Ortadoğu'da Devrimin İmkânı
Kapitalizmin yapısal/genelleşmiş krizi küresel düzeyde olağanüstü bir momentumun önünü açtı. Sınıfsal antagonizma küresel boyutta şiddetlendi. 2009 yılında Avrupa krizin odak coğrafyası oldu. Yunanistan'ın iflası senkronizasyon etkisi yarattı, kıtanın Akdeniz havzası borç ve bankacılık kriziyle sarsılmaya başladı. Aynı süreç 1968'i andıracak tarzda sarsıcı ve alt üst edici sınıf ve kitle hareketlerinin önünü açtı. Avrupa'da kitle hareketindeki dalgasal yükseliş ve düşüşler devam ediyor.
2011 yılında Tunus ve Mısır'da başlayan ayaklanma, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Arap Yarımadası'nda Arap halklarını ayağa kaldırdı. Mısır ve Tunus'ta aşağıdan devrim imkânı farklı restorasyon politikalarıyla engellendi. Diğer ülkelerde ayaklanmalar şiddetle bastırıldı. Libya ve Suriye "vekâlet savaşlarının" laboratuarı oldu. Bugün Mısır'da ve Tunus'ta bir karşı-devrim içeriğindeki restorasyon hamleleri başarılı gözükse de "devrim günlerini" ve coşkusunu yaşamış ve muazzam kitle hareketleri ve deneyimlerine sahip Mısır ve Tunus halkı yeni bir biriktirme sürecine girdi.
2012, Kürt özgürlük hareketinde yeni bir dönemi işaretledi. Ortadoğu'daki dengeleri ve gelişmeleri sarsacak ve etkileyecek Rojava Devrimi gerçekleşti.
2013 yılında gerçekleşen Taksim Ayaklanması bu sürecin bir devamı oldu. Bir dönemin kapanmasını sağlayan Taksim Ayaklanması manifesto mahiyeti taşıdı. Kitle hareketinin muhteşemliğini ortaya koydu.
Kısaca Akdeniz coğrafyası küresel düzeyde devrim ve isyanın coğrafyasına dönüştü. Sınıfsal antagonizmanın kristalize olduğu bu coğrafyada, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde büyük toplumsal dalgalanmalar ve alt üst oluşların yaşanması yüksek bir olasılıktır. Son 5 yıllık süreç bu çözümlememizin somut kanıtlarıyla doludur.
Diyalektiğin Kurulması ve Yaratıcı Yıkıcılığı
Akdeniz coğrafyası ve özellikle Kürdistan ve Mezopotamya toprakları olağanüstü devrimci dinamikleri bünyesinde taşıyor.
Her devrim bir diyalektik süreçtir ve diyalektik salınımlarına yol açar. Tarihsel bir perspektif, bize devrimlerin bir diyalektik inşa ya da diyalektik bir kuruluş olduğunu gösteriyor.
1873-1896 krizini kapitalizmin I. yapısal/genelleşmiş krizi olarak değerlendirebiliriz. Kriz, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemden, emperyalizm dönemine geçişini simgeledi. Bu dönemde bir taraftan kapitalist sistem transforme olurken, diğer taraftan emperyal özneler arasındaki çelişkiler yoğunlaştı. Üretim tekniklerinde ve emek rejimlerinde önemli farklılaşmalar yaşandı. Yapısal kriz faktörü, kapitalizmin ontolojik çelişkilerinden/özelliklerinden biri olan kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası, Rus işçi hareketinin son derece orijinal nesnel ve öznel şekillenişi ve radikal karakteri ve Rus burjuvazisinin yapısı ve iktidarsızlığı (ve benzer faktörler) Rusya'yı, yani Batı'nın en Doğu'sunu çelişkilerin odağına dönüştürdü.
Bolşevik Parti'nin varlığı ve momentlerin teorisyeni olan Lenin'in Marksizmle, yani devrimci/yıkıcı teoriyle, devrimci/yıkıcı sınıf yani proletarya arasındaki rezonansı kurması Ekim Devrimi'nin önünü açtı. Bir anlamda teori ve pratiğin o muhteşem birliği/diyalektiği ortaya çıktı. Ekim Devrimi aslında devrimci, militan diyalektiğin kendisidir. Ya da II. Enternasyonal'in devrimin diyalektiğini dondurmasına karşı devrimin diyalektiğinin yeniden kurulmasıdır. Rusya, I. yapısal krizin çelişkilerinin en kristalize olduğu coğrafya olarak öne çıktı. Rusya'da gerçekleşen Ekim Devrimi dalgasal bir etki yarattı, devrimin diyalektiği kıta devriminin önünü açtı.
Çağımızda bütün devrimler militan bir diyalektiği yansıtır. Diyalektiğin yaratıcı yıkıcılığıdır. Ve diyalektik sonuçlar yaratır ya da diyalektiği yeniden kurarak yeni bir momentumun önünü açar. Büyük sarsıntılara ve bölgesel, kıtasal kırılmalara neden olur. Kapitalizmin küresel bir sistem olması, sistemin entegrasyon düzeyi ve proletaryanın enternasyonal bir sınıf olması devrimlerin sarsıcı ve yıkıcı etkisini artırır. Bölgesel ya da kıtasal sonuçların önünü açar.
Lenin, kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının analiziyle, zincirin en zayıf halkasına "vurdu", kolektif özneyle, yani Bolşevik Parti'yle proletaryanın yıkıcı enerjisini kristalize etti, devrimci kimyasını açığa çıkardı. Finans kapitalin zincirinde yaşanan kırılma Rusya'da devrimin önünü açtığı gibi, başta Almanya olmak üzere Macaristan, İtalya, Avusturya'da devrimci dalgayı yarattı. Bu ülkelerde Konsey ve Komün hareketleri ve deneyimleri yaşandı. Almanya'da 1918-1923 arası devrim yılları olarak geçti. Kısaca Ekim Devrimi, dünya devrimin bir parçası olarak kıtayı saran (1936-1939 İspanya İç Savaşı'na kadar süren) I. sol dalganın önünü açtı. Küresel düzeyde yeni bir tarihsel momentuma girişi işaretledi.
1929 -1939 krizi kapitalizmin II. yapısal/organik krizini işaretledi. Bu süreç yeni bir sermaye birikim rejiminin önünü açarken, yeni emek rejimleriyle sınıf kontrol edilmeye çalışıldı. Emperyal özneler arasında hegemonya savaşları şiddetlendi. Rosa Luxemburg'un ifadesiyle (I. yapısal krizde olduğu gibi) "düzeltici savaşlar"/paylaşım savaşı gündeme geldi. Küresel düzeyde sınıfsal antagonizma şiddetlendi.
Bu yüksek konjonktürde çelişkilerin kristalize olduğu coğrafya Uzak Doğu'ydu, bir kıta ülke olarak Çin'di.
Mao, devrimin güncelliğini İki Taktik’in Çin'deki biçim alışı olan "Yeni Demokrasi"anlayışı ve kır-kent diyalektiği içinde kurdu.
Aslında bir politik savaş stratejisi ve periferideki devrimci öfke ve kini açığa çıkaran, ortodoksi yaklaşımların dışında köylülüğün devrimci enerjisini (proletaryayla bağlaşıklıklığını hiçbir zaman göz ardı etmeden) kristalize eden, bir başka yanıyla karşı hegemonya (kızıl siyasi üsler gibi) deneyimlere zemin sağlayan "Halk Savaşı", bütün fraksiyonalist yaklaşımların ötesinde devrimin güncelliğini aramaktı. Mao Çin Devrimi'nin imkânını aradı. Sovyetler Birliği'nde bürokratik çürüme süreci devrimin diyalektiğini dondurmuştu. Çin devrimi diyalektiğin yeniden kuruluşu sağladı. 20. yüzyılın ikinci büyük sarsıcı devrimi olarak yeni bir momentumun önünü açtı. Lenin'in Alman Devrimi'nin yenilgisi üzerine fırtınanın merkezi olarak Doğu'yu ve Ulusal Kurtuluş Savaşlarını işaretlemesi, özellikle Çin Devrimi sonrası realize oldu. Finans kapitalin zayıf halkalarında, yeni ve yarı sömürgelerde anti-sömürgeci, anti-emperyalist savaşlar gelişti. En başta muhteşem Vietnam Devrimi ve savaşı, devrimin olağanüstü yaratıcılığının somut göstergesi olan Küba Devrimi diyalektiğin yeniden kuruluşunun örnekleriydi. Bir anlamda Çin Devrimi'nin yarattığı devrimci dalga ve aura etkisini tüm dünyada hissettirdi.
Metropollerde sarsıcı etki yaratan, 1968 küresel isyan hareketi bu zeminlerden beslendi.
1970 yıllarda Uzak Asya, Afrika, Latin Amerika, Orta Amerika'da dalgasal olarak gelişen ulusal kurtuluş savaşları bu momentin devamı oldu. Nikaragua Devrimi ve Filipinler'de diktatör F. Marcos'un devrilmesi ve aşağıdan devrimin engellemek için bir restorasyon projesi olarak M. Aquino’nun iktidara taşınması momentin kırılışını simgeledi (Konumuz itibariyle anti-sömürgeci devrimlerin içeriği ve yönelimleri hakkında analiz yapmadık, bu analizi bir başka yazıya bırakıyoruz).
Kökleri 1970'lerin başına dayanan, farklı fazlardan (bir dizi kısa çevrimli krizden) geçerek, 2007'de büyük depresyon olarak kendini dışavuran, içinde yaşadığımız yapısal/organik kriz olağanüstü bir momentumun önünü açtı.
Kapitalizmin yeniden yapılanma sürecine girdi. Finans kapital, krize karşı küresel düzeyde neo-liberal karşı devrimci politikaları hayata geçirdi. Sınıfın organik birliğini parçalayan, sınıfı amorfe eden, kompozisyonunda önemli değişikliklere yol açan üretim teknikleri ve yeni emek rejimleri hayata geçirildi.
2007, krizin yeni bir evreye, yıkıcı bir faza (depresyon aşamasına) geçişini işaretledi. Emperyal özneler arasında hegemonya "savaşları" derinleşti. Küresel düzeyde sınıfsal antagonizma ve toplumsal çelişkiler şiddetlendi. Özellikle 1990 sonrasında Sovyet sisteminin çöküşüyle bölgesel savaşlar yoğunlaştı. Bölgesel savaşların yarattığı tahribat, II. paylaşım savaşının yarattığı tahribatı ulaştı. Bir nevi bölgesel savaşlar, "yeni" zamanların" düzeltici savaşları" işlevini gördü. 2000'li yıllar Ortadoğu'yu kaynak savaşlarının merkezi hâline getirdi ve bu merkezden kırılan fay hatları, küresel sarsıntılara yol açtı. Ayrıca birçok dinamiğin yanında, kapitalizmin genelleşmiş krizinin açtığı yüksek konjonktüründe etkisiyle Akdeniz coğrafyası, devrim ve isyan coğrafyasına dönüştü. Tıpkı 20. yüzyılın ilk çeyreğine doğru Rusya'nın, ikinci yarısının başında Çin ve Uzak Doğu'nun küresel çelişkilerin kristalize olduğu coğrafyalar olması gibi. Akdeniz coğrafyası özellikle Doğu Akdeniz bölgesi, Mezopotamya ve Anadolu toprakları öne çıktı. Kürt özgürlük hareketinin çok yönlü ve çok boyutlu mücadelesi ve Rojava Devrimi bu topraklarda başka bir geleceğin yaratılmasının ya da geleceğin fethinin somut adımları oldu ve olmaya devam ediyor.
Devrimin Diyalektiği
Kürt özgürlük hareketinin 40 yıla yaklaşan birikimi, organik bir hareket olarak kendini her momentte (yaşadığı salınımlara rağmen), yeniden üretmesi ve inşa etmesi, uzun soluklu mücadele gücü,  hareketin bir diriliş ve direniş hareketi olarak kök salması, halklaşması, her ne kadar hareketin esas dinamiğini ulusal eksen belirlese de hareketin ontolojik bir harekete dönüşmesi son derece önemli gelişmelerin önünü açtı.
Bir ontolojik hareket kendi külünden yeniden doğma yeteneği gösterir. Dünyaya, hayata, doğaya, kendine, manaya bakışı ve pratiği farklı ve sıradışı olur. Kürt hareketi mücadelenin iç zenginliğinden, dönüştürücü gücünden, pratiğin yıkıcı niteliğinden bunu öğrenerek ve kendini aşarak bugünlere ulaştı. Hâlen de bu kendini aşma ve kendini yıkma mücadelesi sürüyor. Bu süreçte büyük bedeller ödendi ve ciddi sancılar yaşandı.
Hareketin bir alt sınıf hareketi olması yanında, önderliğinde alt sınıfa dayanması özellikle konformizme karşı temel bir barikat niteliği taşıdı. Bu yön Kürdistan'ın tüm parçalarında ve tarihinde, hareketi (daha önceki isyan hareketlerin hemen hemen tamamı Kürt üst sınıflarına dayanmaktaydı) özel bir yere taşıdı. Hareketin uzun solukluluğunun ve muazzam kitle gücünün ve kitle mobilizasyonu altındaki "sır" buralarda saklıdır.
Hareketin özgücüne ve özdinamiklerine dayanması, Ortadoğu'nun son derece hızlı değişen dengelerine ve güçler korelasyonuna karşı varlığını korumasını ve bir aktör hâline gelmesini sağladı. Hareketin bir alt sınıf ya da yoksulların hareketi olmasıyla, hareketinin özgücüne ve özdinamiklerine dayanması arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor.
Hareketin aynı zamanda bir kadın hareketine ve ruhuna dönüşmesi devrimci bir kopuş oldu. Devrimci mücadele tarihinde az rastlanan (İspanya İç Savaşı sırasında özellikle anarşist kadın hareketi önemli hamleler yaptı ve Nikaragua Devrimi'nde kadın hareketinin özel bir yeri oldu) bir özgürleşme ve özneleşme pratiği olarak dikkat çekti. Kadının ilk köleleştiği coğrafyada devrimci, militan bir kadın özgürleşmesi pratiği ve öncülüğü yaşanıyor. "Tarihle" hesaplaşan Kürt kadın hareketi, Ortadoğu'nun alışılmış düzenine alt üst edici darbeler vurdu. Atılan devrimci adımların uzun vadede daha sarsıcı sonuçlar yaratacağı bilinmelidir. Bu manada Rojava Devrimi'nin aynı zamanda bir kadın devrimi olarak gerçekleşmesi ve kadının rengini taşıması rastlantı değildir.
Diğer çarpıcı bir nokta ise hareketin Anadolu ve Mezopotamya'daki komünalite geleneğiyle kurduğu rezonanstır. Hikmet Kıvılcımlı'nın disiplinlerarası mahiyete sahip kapsamlı ve katmanlı tarih tezine uygun bu gelişme, bu topraklardaki tarihsel dinamiklerle sosyal dinamiklerin bağını inşa etme girişimidir. Ve son derece önemli gelişmelerin kapılarını açmaktadır. Kürt komünalitesi, Alevi komünalitesi, Zerdüşi komünalitesi, Arap Nusayri komünalitesi, Ezidi komünalitesi ve diğer heterodoksi inanç sistemleri ve doğal paradigmalar Kürt özgürlük hareketini beslemekte ve şekillendirmektedir. Şengal direnişi ve zaferi bu manada ahlakî bir manifesto niteliğindedir ve aktüel anlamda tarihsel dinamiklerle, sosyal dinamiklerin birleşme ve kaynaşmasıyla başka bir Ortadoğu'nun nasıl yaratabileceğine örnektir.
Hareketin ekolojik mücadeleyi ve ekolojik toplum anlayışını direniş savaşının parçasına dönüştürmesi ayrıştırıcı bir özelliktir. Hatta gelecek toplum tasavvurunun ekolojik-demokratik bir toplum olarak konulması ve bu yönde kitlesel seferberlik başlatılması ve çarpıcı pratiklerin gerçekleşmesi önemlidir. Ne var ki hareketin sistematiğinde radikal demokrasi ve post-marksist argümanların belirleyici ağırlığı bulunuyor. Eklektik zafiyet, ciddi teorik ve ideolojik sorunlara yol açıyor. Kürt özgürlük hareketinin önündeki en temel sorun ideolojik-teorik düzeydedir. Bugün pratiğin olağanüstü yaratıcılığı ve devrimci dönüştürücülüğü bu sorunun konjonktürel olarak aşılmasını beraberinde getirse de, mücadelenin farklı momentlerinde tıkanmalara, önemli problemlere yol açabilir.
Rojava Devrimi devrimin eşitsiz gelişimine somut bir örnek oldu. Devrim heteredoks bir devrim karakterinde gerçekleşti. Kürt özgürlük hareketinin gelişme düzeyini ortaya koydu. Rojava Devrimi'nin bir kadın devrimi içeriğinde ve ruhunda gelişmesi, hareketin ruhunu gösteren bir pratikti. Kobanê direnişi ve zaferi devrimin militan, enternasyonalist, feda ruhunu açığa çıkardı. Alternatif toplumsal ilişkiler, (sınırlı) komün ve kooperatif örgütlenmeleri, Kuzey Kürdistan'daki özgün ikili iktidar, fiilî özyönetim pratikleri ve alternatif hegemonya deneyimleriyle bütünleşti.
Bütün bu çok boyutlu ve çok yönlü süreç, katastrofun içinde başka bir Ortadoğu arayışı ve dinamiğidir. Etkileri de tahmin edilenden çok daha yüksek ve sarsıcıdır.
Ortadoğu'da Devrimin Güncelliği
Kürt özgürlük hareketi bir Ortadoğu gücüdür. Politik perspektifini de bunun üzerinden inşa etmektedir. Kürt dağlarının bir enternasyonal devrim ocağına dönüşmesi, Kobanê direnişinin enternasyonal bir savaş ve direniş alanı hâline gelmesi tesadüfî değil, mücadelenin boyutlarıyla ilgilidir.
Ortadoğu'nun küresel karşı-devrim merkezine dönüşmesi kendi diyalektiğini yaratmış, bu kaos ve katastrof dalgasına karşı Kürt özgürlük hareketinin inisiyatifinde devrimci dönüşüm ve çıkışlar gerçekleştirilmiştir.
En başta Rojava Devrimi ve devrimci inşa süreci Sykes-Picot Anlaşması'nın fiilen sonunu işaretledi.
Sykes-Picot Anlaşması, emperyalist tahakkümü sürekli kılmayı, halkları etnik, mezhebî, dinsel olarak polarize etmeyi, ulus inşa etme projesine uygun biçimde halkları parçalamayı, sürekli düşman yaratmayı amaçlayan bir petro-politik ve bir jeo-politik anlaşmaydı. Bu anlaşma sonucu Arap halkları paramparça edildi. Coğrafyada yirminin üzerinde yapay Arap devleti kuruldu. Kürdistan dört parçaya bölündü ve kurulan yapay devletlerin bir iç sömürgesi hâline getirildi.
Yeni konjonktürde (yani Ortadoğu'da 20. yüzyıldaki tüm gelişmelere damgasını vuran bu anlaşmanın fiilen sona ermesiyle) iki olasılığın önü açıldı. Ya alt üst edici katastrof dalgası ve yeni emperyalist tahakkümü içeren II. Sykes-Picot’nun önü açılacak ya da başka bir Ortadoğu yaratılacak.
Kürt özgürlük hareketi ve yarattığı pratiklerin, Ortadoğu'daki devrimci, demokratik birikimlerle (başta Lübnan'daki devrimci yapıların, Filistin'de FHKC'nin, "öteki İsrail'in" yani İsrail'de demokratik kamuoyunun katkılarıyla) ve Ortadoğu'da Ezidi ve Arap-Nusayri komünalitesi gibi tarihsel dinamiklerle ve en önemlisi Anadolu topraklarının Batı'sında başta işçi sınıfı olmak üzere, sosyal dinamiklerle birleşmesi müthiş bir aura yaratacağı gibi, Ortadoğu devriminin önünü açacaktır. Ortaya çıkan enerji başta Kürdistan'ın her parçasında olmak üzere bütün Ortadoğu'yu sarsacaktır. Bugün Kürt hareketinin Türkiye, Suriye, Irak hatta İran'daki etkili ve dengeleri belirleyici bir güç ve aktör olması yukarıda belirttiğimiz vurguyu güçlendirmektedir. Hatta kırılan fay hatlarının etkisi kendini (kapitalizmin yapısal/organik krizin yaşandığı bu yüksek konjonktürde) Avrupa'nın Akdeniz havzasında göstermesi kaçınılmazdır. Yunanistan'da yaklaşık 6 yıldan beri sürekli ayaklanma hâlinin olması, muazzam sınıf ve kitle hareketlerin gerçekleşmesi, İspanya, Portekiz, hatta İtalya'da kriz karşıtı hareketler ve kriz dinamikleri bir devrimci dalganın senkronizasyon zeminlerini oluşturuyor. Bir anlamda bölge devriminin olanaklarıyla karşı karşıyayız.
Bugün Kürt hareketinin Ortadoğu devrimi tezlerini ileri sürmesi boşuna değildir, devrimin diyalektiğini görmesi ve devrimin güncelliğiyle hareket etmesinden dolayıdır.
Yani artık Ortadoğu'daki her devrimci gelişme, Ortadoğu devriminin olanaklarını beslediği gibi tüm bölgeyi sarsıcı ve yıkıcı içeriktedir.
Devrimin diyalektiğini besleyen her gelişme, devrimin güncelliği ya da imkânı için atılmış muazzam bir adımdır.
Özellikle Batı yakasında işçi sınıfının ve anti-kapitalist dinamiklerin sosyal bir anafora dönüşmesi, Ortadoğu devriminin bir imkân hâline gelmesinde stratejik bir işlevi olacaktır. Şanslar ve olanaklar arttı.
Taksim Ayaklanması, sınıfın yeni fraksiyonunun ya da yeni segmentinin toplumsal bir güç olarak sokağa çıkışını simgeledi. Aynı zamanda zengin, renkli, ezber bozucu bir kitle hareketinin sistemi ne derece sarsabileceğini ortaya koydu. "Aşil topuğunu" işaretledi ve Aşil’in topuğuna nasıl vurulabileceğini gösterdi. Kobanê serhildanı, Kürt özgürlük hareketiyle, Batı yakasında devrimci, demokrat güçlerin birleşik devrimci bloğuyla neler yapılabileceği ortaya çıktı. Kobanê direnişi ve zaferiyle devrimci komünist hareketle, Kürt özgürlük hareketinin yoldaşlığı, siper yoldaşlığı örüldü. Kobanê direnişi, enternasyonalist devrimci-komünist olmanın yolunu işaretledi ve işaretlemeye devam ediyor. Metal işçilerin fiilî grevi ve direnişi, geleneksel proletaryanın kapitalist sistem içindeki stratejik yerini ve önemini ortaya koydu. Aktüel "elveda proletaryacıların" ya da post-Marksist tezlerin, melezliklerin, özneyi farklı tanımlamalarla yok sayan ya da içeriğini boşaltan yaklaşımların totolojisini açığa çıkardı. Fabrikalarda, işyerlerinde çalışmanın, biriktirmenin ve öfkenin parçası olmanın stratejik önemini ortaya koydu. Stratejik duruş ve örgütlenmenin yeri ve mekânının altını çizdi. HDP'nin zaferi ise bir momentin kırılması oldu. Çok yönlü mücadeleyle, burjuva lejitimasyon araçlarının nasıl boşa çıkarılabileceğini ve legalitenin istismarıyla neler yapılabileceği ortaya çıktı. Sistemin kendi araçlarıyla ama kitle gücünün desteğiyle nasıl kilitlenebileceği pratik olarak yaşandı. Kapitalizmin kompleks ve multi-çelişkiler üreten yapısına, patriyarkal karakterine, çok boyutlu yok ediciliğine ve tahakkümüne karşı gelişen kadın özgürlük hareketi, farklı (etnik, mezhebî, cinsel, kültürel, ulusal, ırksal) kimlik mücadeleleri, çok yönlü ekolojik mücadele, hayvan özgürlük mücadelesi gibi mücadeleler ve örgütlenmeler, zengin anti-kapitalist dinamikleri ortaya koyuyor. Başka bir dünya arayışının hayatın her alanında doğrudan ve hemen şimdi atılan adımları oluyor.
Tarihsel ve Stratejik İttifak
Sorun, bugün parçalı, ağırlıkta tekil, kendiliğindenci karakterde gelişen bu mücadele ve örgütlenmelerin birleşik gücünü yaratmak, enerjilerini kristalize etmektir. Mücadelelerin birliğini oluşturmaktır. Özellikle Taksim ayaklanmasıyla kendini gösteren sınıfın yeni segmentinin mücadelesi, Metal işçisinin fiilî direnişlerinde, dar anlamda kent ve havza grevlerinde yıkıcı gücünü açığa çıkaran geleneksel proletaryanın mücadelesi bugün için iki farklı aks üzerinden gelişiyor. Bu iki aksın ya da sınıfın iki ana kesiminin birleşik, bağımsız, devrimci örgütlülüğünü yaratmak stratejik bir önem taşıyor. Bu yaklaşım diğer anti-kapitalist dinamikleri es geçme manası taşımıyor. Hem o dinamikleri gören, içinde yer alan ama sosyal anaforu yaratmaya stratejik önem veren bir çalışma, Ortadoğu devrimin imkânı için atılmış stratejik adımlar olduğu unutulmamalıdır. Böylesi bir enerjiyle, Kürt özgürlük hareketinin açığa çıkardığı enerjinin füzyonu ve rezonansı Anadolu ve Mezopotamya toprakları alt üst edecek ve olağanüstü gelişmelerin önünü açacaktır. Buradan kırılacak fay hatlarında ortaya çıkan enerjinin Avrupa'nın Akdeniz havzasını sarsması işten bile değildir.
Ortadoğu Devrimi kendi diyalektiğinde gelişiyor. Devrimin olanakları artıyor.
Anadolu ve Mezopotamya'da devrimin güncelliği ancak Ortadoğu Devrimi perspektifiyle olanaklıdır.
Devrimci özneler ontolojini bunun üzerinden kurabildiği, devrimci ve sınıf çalışmasını bu eksende gerçekleştirebildiği oranda mezhep olmaktan kurtulabilir ve devrimin günceliği arayan ve yaratan yapılar hâline gelebilir. Bu süreç Kürt özgürlük hareketiyle tarihsel ve stratejik ittifakı koşullayan bir süreçtir.
Ortadoğu Devrimi iç içe geçmiş süreçleri ve dinamikleri bünyesinde taşıyor. Ortadoğu Devrimi perspektifi müthiş olanakların önünü açtığı gibi birleşik devrimci savaşın yaşamsal önemini ortaya koyuyor.
Faşizme karşı mücadele ancak bu perspektifle mana kazabilir.
Artık Anadolu topraklarında her gelişmenin, başta Kuzey ve Batı Kürdistan'da şiddetli etkiler yarattığı, etki dalgalarının Suriye, Irak, Lübnan ve Filistin'de hissedildiği yüksek bir konjonktürün içindeyiz. Aynı şekilde benzer gelişmelerin tam tersinden yaşandığı bir dönemin içindeyiz.
Ortadoğu Devrimi, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında devrimin güncelliğidir.
Sorun, bu günceliğin mimarı ve hamalı olabilmektir.
Volkan Yaraşır